“Başarı Potansiyeli Olan Çocuk Her Yerde Başarılı Olur” Sözü Ne Kadar Doğru?
- Asım Güler

- 16 saat önce
- 8 dakikada okunur
Türkiye’de eğitim konuşulurken en sık duyduğumuz cümlelerden biri şudur: “Çocukta potansiyel varsa devlet–özel fark etmez, her yerde başarılı olur.” Bu cümle kimi zaman bir teselli, kimi zaman bir savunma, kimi zaman da sorumluluğu üzerinden atma aracı olarak kullanılır. Veliler bu cümleyle rahatlatılır, öğretmenler bu cümleyle yük altında bırakılır, sistem ise bu cümle sayesinde sorgulanmadan kalır. Oysa eğitim; sloganlarla değil, gerçeklerle anlaşılması gereken bir alandır.

Bu yazıyı okuduğunuzda; başarının doğuştan gelen bir özellik mi yoksa inşa edilen bir süreç mi olduğunu, potansiyelin tek başına neden yeterli olmadığını, okul türünden çok öğrenme ekosisteminin neden belirleyici olduğunu ve “devlet–özel” tartışmasının neden eksik bir çerçeve sunduğunu net biçimde göreceksiniz. Amacım bir tarafı savunmak değil; tartışmayı bilimsel zemine taşımak ve herkes için işe yarayan bir bakış açısı sunmak.
“Başarı Potansiyeli” Nedir? Neyi Kastediyoruz?
Başarı potansiyeli denildiğinde çoğu kişinin aklına yüksek zekâ, hızlı kavrama, güçlü hafıza ya da akademik yatkınlık gelir. Oysa potansiyel; yalnızca bilişsel kapasiteyle sınırlı değildir. Bir çocuğun potansiyeli; öğrenmeye açıklığı, merak düzeyi, duygusal dayanıklılığı, dikkat becerisi, öz düzenleme kapasitesi ve çevresel desteklerle etkileşimiyle ortaya çıkar. Yani potansiyel, tek başına parlayan bir ışık değil; doğru koşullarda alev alan bir kıvılcımdır.
Buradaki kritik nokta şudur: Potansiyel kendiliğinden başarıya dönüşmez. Potansiyel, işlenmesi gereken bir hammaddedir. Eğer bu hammadde uygun ortamda işlenmezse, zamanla körelir. Bu yüzden “potansiyeli olan çocuk her yerde başarılı olur” cümlesi, iyi niyetli ama eksik bir genellemedir.
Devlet mi Özel mi? Yanlış Soru, Eksik Tartışma
Eğitim tartışmalarının büyük bölümü yanlış bir soruyla başlar: Devlet okulu mu, özel okul mu? Oysa doğru soru şudur: Bu çocuk nasıl bir öğrenme ortamında, kimlerle, hangi pedagojik yaklaşımla, hangi beklentilerle büyüyor?
Devlet okulunda okuyup son derece başarılı olan binlerce öğrenci vardır. Aynı şekilde özel okulda okuduğu hâlde akademik ve duygusal olarak zorlanan öğrenciler de az değildir. Bu tablo bize şunu açıkça gösterir: Başarıyı belirleyen şey okulun tabelası değil; okulun içindeki eğitim iklimidir.
Devlet okullarında güçlü öğretmen kadroları, yüksek akademik disiplin ve dayanıklılık geliştiren ortamlar bulunabilir. Özel okullarda ise bireyselleştirilmiş öğrenme, zenginleştirilmiş içerikler ve psikososyal destekler öne çıkabilir. Ancak her iki yapı da kendi içinde nitelikli ya da niteliksiz olabilir. Bu nedenle tartışmayı okul türü üzerinden yürütmek, asıl meseleyi ıskalamaktır.
Potansiyel Neden Tek Başına Yetmez?
Bilimsel çalışmalar, başarının tek bir değişkene bağlı olmadığını net biçimde ortaya koyar. Öğrenme; bireysel özellikler ile çevresel faktörlerin sürekli etkileşimi sonucunda oluşur. Bir çocuğun bilişsel kapasitesi ne kadar yüksek olursa olsun; eğer uygun geri bildirim almazsa, hata yapma hakkı tanınmazsa, güvenli bir öğrenme ortamı sunulmazsa ve gelişim süreci desteklenmezse potansiyel zamanla paslanır.
Özellikle ergenlik döneminde, akademik potansiyelin sürdürülebilir başarıya dönüşmesi için duygusal güven, anlamlı hedefler ve içsel motivasyon kritik rol oynar. Yani başarı; sadece “zeki olmakla” değil, öğrenmeyi sürdürebilmekle ilgilidir. Bu da sistemli bir rehberlik ve pedagojik bilinç gerektirir.

Gerçek Hayattan İki Çarpıcı Örnek
Birinci örnek: Akademik olarak oldukça güçlü, erken yaşta okuma yazma öğrenmiş, hızlı kavrayan bir öğrenci düşünün. Bu çocuk, sürekli “zaten yaparsın” denilerek yönlendirilmeden bırakılıyor, zorlanmıyor, hata yapması engelleniyor ve öğrenme süreci yapılandırılmıyor. Bir süre sonra derslere ilgisi azalıyor, sorumluluk almaktan kaçınıyor ve potansiyeli sıradan bir performansa dönüşüyor.
İkinci örnek: Ortalama bilişsel kapasiteye sahip, ancak düzenli geri bildirim alan, çabası takdir edilen, hedef koymayı öğrenen ve hatalarının öğrenme fırsatı olarak görüldüğü bir ortamda yetişen bir çocuk düşünün. Bu çocuk zamanla öğrenmeyi öğreniyor, akademik olarak istikrarlı bir yükseliş gösteriyor ve uzun vadede daha kalıcı bir başarı elde ediyor.
Bu iki örnek bize şunu söylüyor: Potansiyel başlangıç noktasıdır, sonuç değildir.
Aile, Okul ve Öğretmen Üçgeni: Görünmeyen Ama En Belirleyici Güç
Bir çocuğun başarısını belirleyen en kritik faktör, çoğu zaman sanıldığı gibi okulun adı, binası ya da sunduğu imkânlar değildir. Asıl belirleyici olan; aile, okul ve öğretmen arasındaki görünmez ama güçlü ilişkiler ağıdır. Bu üç unsur arasındaki uyum, çocuğun potansiyelinin açığa çıkıp çıkmayacağını belirleyen temel zemini oluşturur. Eğitimde gerçek başarı, bu üçgenin sağlıklı işlemesiyle mümkün olur.
Aile, çocuğun başarıya dair ilk ve en güçlü tanımı öğrendiği yerdir. Çocuk, “başarı”nın ne olduğunu çoğu zaman söylenenlerden değil, yaşatılanlardan öğrenir. Sürekli sonuç odaklı bir aile ortamında büyüyen çocuk için başarı; not, sıralama ve başkalarıyla kıyas anlamına gelir. Bu yaklaşım kısa vadede bazı kazanımlar sağlasa da uzun vadede çocuğu risk almaktan, denemekten ve hata yapmaktan uzaklaştırır. Çünkü hata, bu çocuk için öğrenmenin değil, başarısızlığın kanıtıdır.
Buna karşılık sürece değer veren ailelerde çocuk, çabanın ve gelişimin önemini içselleştirir. Yanlış yaptığında cezalandırılmadığı, denediğinde desteklendiği bir ortamda büyüyen çocuk; öğrenmeye karşı daha cesur, daha dayanıklı ve daha esnek bir tutum geliştirir. Bu çocuklar için başarı, yalnızca sonuç değil; ilerlemedir. İşte bu bakış açısı, potansiyelin sürdürülebilir başarıya dönüşmesinde hayati bir rol oynar.
Öğretmen ise bu üçgenin en kritik temas noktasıdır. Çünkü öğretmen, çocuğun potansiyelini ilk fark eden ya da fark edemeyen kişidir. İyi bir öğretmen; yalnızca bilgiyi aktaran değil, çocuğun kendini tanımasına yardımcı olan kişidir. Güçlü yönleri görünür kılar, gelişim alanlarını ise güvenli bir dille çocuğa ayna tutarak gösterir. Bu sayede çocuk, eksiklerini bir tehdit değil, gelişim fırsatı olarak görmeyi öğrenir.
Ancak öğretmenin rolü bununla sınırlı değildir. Öğretmen aynı zamanda çocuğun okul deneyimini anlamlandıran kişidir. Bir öğrencinin “ben bu dersi yapabiliyorum” ya da “ben bu derste başarısızım” algısı, büyük ölçüde öğretmenle kurduğu ilişki üzerinden şekillenir. Öğretmenin beklentisi, kullandığı dil ve verdiği geri bildirimler; çocuğun kendine dair inancını doğrudan etkiler. Bu nedenle potansiyel, öğretmenin bakış açısıyla ya büyür ya da bastırılır.
Okul ise bu ilişkinin çerçevesini çizen yapıdır. Okulun iklimi; öğretmenlerin ne kadar özgür, ne kadar destekli ve ne kadar güvende hissettiğini belirler. Aynı şekilde öğrenciler için de okul; hata yapmanın cezalandırıldığı mı yoksa öğrenmenin bir parçası olarak görüldüğü mü bir alan olduğunu hissettirir. Akademik disiplinle duygusal güvenin dengede olmadığı okullarda, potansiyelin sağlıklı biçimde gelişmesi oldukça zordur.
Eğer aile, okul ve öğretmen aynı dili konuşuyorsa; yani çocuğa benzer mesajlar veriyor, benzer beklentiler sunuyor ve gelişimi ortak bir hedef olarak görüyorsa, okul türü büyük ölçüde ikinci plana düşer. Bu uyum sağlandığında, devlet okulunda da özel okulda da çocuk öğrenir, gelişir ve ilerler. Ancak bu üçlü kopuksa; yani aile başka, öğretmen başka, okul bambaşka bir şey söylüyorsa, en güçlü akademik programlar ve en pahalı imkânlar bile yetersiz kalır.
Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir gerçek vardır: Başarı bireysel bir mücadele değil, kolektif bir inşadır. Çocuğun tek başına “başarması” beklenemez. Onun başarısı; yetişkinlerin sunduğu tutarlı rehberlik, ortak dil ve güvenli öğrenme ortamıyla şekillenir. Aksi hâlde çocuk, birbiriyle çelişen beklentiler arasında sıkışır ve potansiyelini hangi yönde kullanacağını bilemez.
Dolayısıyla “başarı potansiyeli olan çocuk her yerde başarılı olur” demek yerine, şu soruyu sormak gerekir:Bu çocuk, ailesiyle, öğretmeniyle ve okulu ile aynı hedefe doğru mu ilerliyor?Eğer cevap hayırsa, sorun çocuğun potansiyelinde değil; onu kuşatan yetişkin dünyasındadır.
“Her Yerde Başarılı Olur” Algısının Gizli Tehlikesi
“Başarı potansiyeli olan çocuk her yerde başarılı olur” cümlesi, ilk bakışta umut veren, motive edici ve hatta adil görünen bir ifade gibi durur. Ancak bu cümlenin görünmeyen, çoğu zaman fark edilmeyen ama eğitim açısından son derece tehlikeli sonuçları vardır. Çünkü bu yaklaşım, başarısızlık ortaya çıktığında sorumluluğu bütünüyle çocuğun omuzlarına yükler. Çocuk başarılı oluyorsa “zaten potansiyeli var” denir; başarılı olamıyorsa sessizce şu kanaate varılır: “Demek ki potansiyeli yokmuş.” Böylece çocuk, kendini açıklama hakkı olmayan bir sonuca mahkûm edilir.
Bu algı, çocuğun içinde bulunduğu öğrenme ortamını, öğretim yöntemlerini, öğretmen–öğrenci etkileşimini, rehberlik süreçlerini ve aile tutumlarını tartışma dışı bırakır. Sistem sorgulanmaz, yöntemler gözden geçirilmez, pedagojik tercihler masaya yatırılmaz. Oysa eğitimde gerçek ilerleme, tam da bu sorgulama anlarında başlar. Çocuğun neden zorlandığını anlamaya çalışmak yerine, onu “potansiyeli var–yok” gibi keskin ve indirgemeci bir etiketle tanımlamak hem bilimsel değildir hem de etik açıdan sorunludur.
Daha da önemlisi, bu algı çocukta öğrenilmiş çaresizliğe zemin hazırlar. Çünkü çocuk bir noktadan sonra şunu düşünmeye başlar: “Eğer başarılı olamıyorsam sorun bendedir ve bu değişmez.” Bu düşünce; denemeyi, çabalamayı, risk almayı ve hata yaparak öğrenmeyi durdurur. Oysa eğitim; hatayla, yanılmayla ve tekrarlarla ilerleyen bir süreçtir. Potansiyel ise sabit bir özellik değil, doğru koşullarda gelişen dinamik bir yapıdır.
Bu noktada altını özellikle çizmek gerekir: Çoğu zaman sorun potansiyelin yokluğu değil, potansiyelin yanlış yönetilmesidir. Çocuk ya yeterince zorlanmıyordur, ya aşırı baskı altındadır, ya yanlış beklentilerle yönlendiriliyordur ya da duygusal olarak güvende hissetmiyordur. Bütün bu değişkenler göz ardı edildiğinde, “her yerde başarılı olur” cümlesi bir motivasyon ifadesi olmaktan çıkar; sistemin kendini aklama aracına dönüşür.
Bu algının bir diğer tehlikesi de yetişkinlerin sorumluluğunu görünmez kılmasıdır. Öğretmenler, yöneticiler ve ebeveynler farkında olmadan şunu söylemiş olur: “Biz üzerimize düşeni yaptık; gerisi çocuğun meselesi.” Oysa çocuk, kendi öğrenme yolculuğunu tek başına inşa edebilecek bir yetişkin değildir. Onun gelişimi; yetişkinlerin sunduğu rehberlik, yapılandırma ve geri bildirimle şekillenir. Bu sorumluluğu yok saymak, eğitimi bireysel bir kader meselesine indirgemektir.
Tam da bu nedenle, bu cümleyle yüzleşmeden eğitimde sağlıklı bir dönüşüm mümkün değildir. Çünkü gerçek dönüşüm; çocuğu değil, sistemi ve yetişkin tutumlarını cesurca sorgulamakla başlar.
Peki Doğru Cümle Ne Olmalı?
Doğru ve dönüştürücü cümle şudur: “Başarı potansiyeli olan çocuk, doğru ortamda, doğru rehberlikle ve doğru beklentilerle başarıya dönüşür.”
Bu cümle, çocuğun bireysel gücünü inkâr etmez; aksine onu merkeze alır. Ancak aynı zamanda yetişkinlerin rolünü ve sorumluluğunu da net biçimde görünür kılar. Başarıyı tesadüfe, doğuştan gelen özelliklere ya da okul tabelasına bağlamaz. Başarıyı; bilinçli tercihler, tutarlı pedagojik yaklaşımlar ve sürdürülebilir destek süreçleriyle açıklar.
Bu bakış açısı tartışmaları kutuplaştırmaz. “Devlet mi özel mi?”, “zeka mı disiplin mi?” gibi sığ ikilemler yerine, şu soruları gündeme getirir:
Bu çocuk nasıl bir öğrenme ortamında büyüyor?
Kendini güvende hissediyor mu?Çabasının karşılığını görüyor mu?
Hata yaptığında öğrenmeye devam edebiliyor mu?
İşte bu sorular sorulmaya başlandığında, eğitim gerçek anlamda iyileşmeye başlar. Çünkü başarı artık bir etiket değil, inşa edilen bir süreç olarak görülür.
Tartışmayı Bitiren Değil, Doğru Yere Taşıyan Bir Cümle
Eğitimde gerçekten ilerlemek istiyorsak, bizi rahatlatan ama gerçeği eksik anlatan cümlelerden vazgeçmek zorundayız. “Başarı potansiyeli olan çocuk her yerde başarılı olur” ifadesi, ilk duyulduğunda umut verici görünse de derinlemesine düşünüldüğünde sorumluluğu sistemden alıp çocuğun omuzlarına bırakan tehlikeli bir genellemedir. Bu cümle, eğitimde neden bazı çocukların ilerlediğini, bazılarının ise aynı potansiyele rağmen geride kaldığını açıklamaz; yalnızca üzerini örter.
Oysa eğitim, kaderle değil koşullarla şekillenen bir süreçtir. Bir çocuğun potansiyeli; tek başına başarı üretmez. Potansiyel, doğru ortamla karşılaşmadığında sessizleşir, bastırılır ya da yanlış yönlere savrulur. Bu nedenle asıl sormamız gereken soru şudur:“Bu çocukta potansiyel var mı?” değil, “Biz bu çocuğa potansiyelini açığa çıkarabileceği bir öğrenme ortamı sunuyor muyuz?”
Bu soru, tartışmanın yönünü kökten değiştirir. Artık mesele devlet okulu mu, özel okul mu değildir. Artık mesele; öğretmenin dili, okulun iklimi, ailenin beklentisi, çocuğun kendini güvende hissedip hissetmediği ve hatalarının öğrenme fırsatına dönüşüp dönüşmediğidir. Başarı; binanın büyüklüğünde, sınıfın teknolojisinde ya da okulun etiketinde değil; kurulan ilişkilerde ve verilen mesajlarda saklıdır.
Gerçek başarı, çocuğun yalnızca notlarının yükselmesi değildir. Gerçek başarı; çocuğun öğrenmeye karşı merakını koruyabilmesi, zorlandığında vazgeçmemesi, hata yaptığında kendini değersiz hissetmemesi ve gelişimin mümkün olduğuna inanmasıdır. Bu da tesadüfen oluşmaz. Bu, bilinçli yetişkinlerin ortak çabasıyla inşa edilir.
Eğer bir çocuk “yapamıyorum” diyorsa, önce dönüp bakmamız gereken yer çocuğun zihni değil, bizim sunduğumuz öğrenme düzenidir. Eğer bir çocuk potansiyeline rağmen ilerleyemiyorsa, bu durum onun yetersizliğinin değil; sistemin, yöntemin ya da beklentilerin yetersizliğinin işareti olabilir. Bu gerçeği kabul etmek cesaret ister; ancak eğitimde dönüşüm, tam da bu cesaretle başlar.
Bu yüzden bu yazının sonunda okuyucuya bırakılmak istenen tek bir net mesaj vardır: Başarı; doğuştan gelen bir ayrıcalık değil, doğru koşullar altında büyüyen bir süreçtir.Ve bu sürecin sorumluluğu, yalnızca çocuğa değil; onu yetiştiren, yönlendiren ve eğiten tüm yetişkinlere aittir.
Eğitimde fark yaratmak istiyorsak, çocuklardan mucize beklemek yerine; onlara mucizeyi mümkün kılacak ortamları kurmak zorundayız.
SSS – Sık Sorulan Sorular
1. Çok zeki çocuk mutlaka başarılı olur mu?
Hayır. Zekâ, başarı için önemli bir faktördür ancak tek başına yeterli değildir. Öz düzenleme ve motivasyon eksikse başarı sürdürülemez.
2. Devlet okulunda okuyan çocuk dezavantajlı mıdır?
Hayır. Nitelikli öğretmen, doğru rehberlik ve aile desteği varsa devlet okulları güçlü fırsatlar sunabilir.
3. Özel okul her zaman daha mı iyidir?
Hayır. Özel okullar imkân sunar ancak pedagojik kalite yoksa bu imkânlar sonuç üretmez.
4. Potansiyel nasıl ortaya çıkarılır?
Gözlem, geri bildirim, deneme-yanılma fırsatları ve güvenli öğrenme ortamlarıyla.
5. Ailenin rolü ne kadar belirleyicidir?
Son derece belirleyicidir. Ailenin başarı tanımı, çocuğun öğrenme tutumunu doğrudan etkiler.
6. Başarısızlık potansiyelin olmadığını mı gösterir?
Hayır. Çoğu zaman yanlış yöntemlerin ve eksik desteğin göstergesidir.
7. Akademik başarı mı yoksa yaşam başarısı mı önemli?
İkisi birlikte önemlidir. Akademik başarı, yaşam başarısının bir parçasıdır; tamamı değildir.
8. Bu algıyı nasıl dönüştürebiliriz?
Sloganlarla değil, veriyle, gözlemle ve bilinçli eğitim yaklaşımlarıyla.
KAYNAKÇA
– Öğrenme psikolojisi ve eğitim bilimleri üzerine temel akademik yayınlar– Gelişim psikolojisi ve motivasyon araştırmaları– Eğitimde çevresel faktörler ve başarı ilişkisini inceleyen bilimsel çalışmalar
Ben Asım Güler.Eğitimin evriminde fark yaratabilmek ve daha fazlası için beni ve içeriklerimi takip etmeyi unutmayın.
Web sitem: www.asimguler.com
Sosyal medya: @asimguleregitim




Yorumlar